01 12 2010

Şehir Ve Düşler-I

Görsel: Ayşe KARA

Bir zamanlar Boğaziçi şimdi olduğu gibi gemiler geçen bir deniz değil,  bir nehir yatağı, yalnızca bir geçitti. 


Değişen iklimler,  eriyen buzullar;  okyanusta yükselen su seviyesi ile Akdeniz ve Marmara’da yükselen su , -belki bir deprem çöküntüsü ile belki kendine bulduğu bir kanaldan -  Boğazın girişini tutan kara yükseltisini yarıp,  büyük bir basınç, muhteşem bir güçle önüne kattığı her şeyi sürükleyip o zamanlar bir tatlı su gölü olan -New Euxine gölü-Karadeniz’e aktı.  Ve Boğaziçi’den akan nehri de (Bosphorus River)  okyanuslara çıkan bir suyolu; deniz yaptı.


Bu teoriyi ortaya koyanlara göre, Niagara şelalesinden yirmi kat daha büyük su kütlesi tam üç yüz gün boyunca boğaza aktı. Ve bu muhteşem akışın çıkardığı ses, yüz yirmi kilometre ötelere kadar ulaştı. 


Boğaziçi ırmağının denize dönüşmesini bir başka sebebe;  bir tufana bağlayanlara göre ise tam tersine bir akış oldu bu.  


Yedi bin yıl evvel meydana gelen büyük bir tufanda –ki Nuh tufanı olduğu düşüncesi bu- New Euxine gölü taştı,  boğaz üzerinden Marmara’ya aktı.

İstanbul’un büyüsünü sevenler, ruhunu hissedenler için ne harikulade bir hikâye!             

İlginçtir, Fatih devri tarih yazıcılarından Tursun Bey de kendi zamanından şu sözlerle katılıyor bu görüşe ;  “Hakkın kudretiyle Karadeniz’in dalgalarından, bir dağ ortasından yarılıp bir cedvel olmuştur ki (…) Nil’den uzun, Tuna’dan geniş Nehr-i aziz şeklinde akar.”

(- Eski  dünyada  Asya ve  Avrupa’yı  ayrıştıran  boğazın “Çanakkale Boğazı” olarak  gösterilmesini de  burada hatırlamak  gerek.-)


Evliya Çelebi’de ünlü seyahatnamesinde Karadeniz’in Nuh Tufan’ın karanlık sularından kalma bir derin deniz olduğunu,  Karadeniz’in Akdeniz’le sonradan birleştiğini… Zülkarneyn İskender’in yedi yüz bin dağ deviren işçi ve Hızır’ın yardımı ile Boğazın Karadeniz ağzını set gibi tutan kayaları yarıp Karadeniz’in suyunu boğazdan Akdeniz’e döktüğünü söyler.

 
Bu bilgileri astronomi ilmine sahip,  güvenilir tarihçilerin sözlerine dayanarak verdiğini, o vakitler Sarayburnu ile Üsküdar arasında kurulu olan şehrin sular altında kaldığını da ilave eder Çelebi. 


Zülkarneyn,  Kuran’da, yeryüzünde güneşin doğduğu ve battığı yere kadar yürüyen,    “kuvvetli bir iktidara” ve “özü kapsayan bilgiye sahip” ülkeler arasına -erimiş, demir ve bakırla- setler yaptığı bildirilen,   hadislerde de tarih boyunca tüm dünyaya hakim olan dört melikten biri, olarak bahsedilen kişidir.  

Ve  Çelebi’nin aktardığı kavle  göre  en doğuya ve en batıya  kadar yaptığı  fetih yürüyüşünde  İstanbul’dan da geçmiş olmalı… başka  ülkeler arasına setler yaparken burada iki denizi kavuşturacak setleri yıkmış olmalıdır.          

Arkeologların elindeki bulgular ve en son  Marmaray projesi çerçevesinde yapılan  kazılarda karşılaşılan antik liman,  İstanbul çevresinde dokuz-on dört bin yıla dayanan bir yerleşimden söz ediyor.  Ki bütün bunlar  “İstanbul’un tarihini bütünüyle Yunanistan’dan gelen göçmenlerle ilgili efsanelere dayandırmanın mümkün olmadığını” söyleyenleri haklı kılıyor ve Evliya çelebimizin anlattıklarının pek de “hikâye”  olmadığını söylüyor bize.  

“Masallar gerçektir” der Görünmez Kentler’in anlatıcısı Calvino, “Artık inandım ki masallar gerçektir.” 

Biz de neden inanmayalımki Evliya Çelebinin masal tadında anlattıklarına;  şehri ilk kuranın Hz. Süleyman olduğuna…

Yine çelebimize göre:

“Bir gün Süleyman Peygamber tahtı ile havada uçarken… ”     

Etrafını bir  büyü gibi  suyun sardığı  bu efsunlu güzelliği  görmüş,  ve   cinlerden,  ismine yaraşır  bir  şehir kurmalarını, Belkıs için yaptıkları sırça köşkler gibi köşkler,  Kudüs’teki mescidi gibi kubbeli kubbeli mabetler, saraylar,  lülelerinden ab-ı hayat akan çeşmeler yapmasını istemiş  olmalıdır herhalde.

Ve onlar da  “Dile bizden ne dilersen” deyip göz açıp kapayana dek bir şehir kurmuşlardır. Kim bilir.

Sonra diğerlerini efsunlamış olmalı şehir.

Acaba tarihin katmanlarında şehri hangi isimlerle isimlendirmişlerdi?  Onda yaşayan insanlar kimlerdi?

Hangi kavimden, hangi millettendiler, hangi dili konuşuyorlar,  nasıl giyiniyorlardı?

Onlar da halefleri gibi mekânın rengine boyanıyorlar mıydı; sarındıkları kumaşları, salınımlı harmanilerini,  su kıyılarını, yeşil tepeleri, eflatuna boyayan, erguvana boyuyorlar mıydı?   

Ya ırmağın denize dönüştüğü  o an! O muazzam taşkın akışı nasıl yaşadılar?  Irmağın denize dönüşmesine; denizin  şehirlerinin içinden geçmesine nasıl şahit oldular?..

Şimdi bize uzak ve büyülü yüzü ile görünen bu hikâye,  mutlaka o gün çok dehşetliydi.

Muhtemel ki su, yolunun üstündeki birçok şeyi; köy, kasaba, şehir, insan… Alıp götürdü, kendine kattı.  


Kim bilir, ilerde daha çok şey öğreneceğiz.

Evliya Çelebimizin dediği gibi şehri Hazreti Süleyman kurmuş olsun veya kabul gören tarih yazımına göre Megaralı Byzas, yahut henüz bizim bilmediğimiz başka birileri... Yazgı şehrin kendi tarihinde özne olmasını istemiş gibi.  Zira su,  içinden, kıyısından geçtiği toprakları kendiliğinden seçkin kılıyor.  Suyla mahrem olan topraklar,  kuran, kurgulayan; kültür ve medeniyetlere teşne,  münbit bir alan oluyorlar.     


Mekân ile ilişkimiz;  “maddenin ruhun üzerindeki çekiciliği”  bir varlık durumu olmakla birlikte şüphesiz içimizde güzelle bütünlenen; güzele özlem duyan eksik bir taraf var ve bu şehrin bizde yarattığı duygular; minyatürleştirilmiş iç içe geçmiş tepeler (dağ)  korular(orman)  eteğinden kıvrıla kıvrıla akan, iki denize açılan aziz nehir ve bütün bunların muhayyilemizde oluşturduğu imajlar, çağrışımlar... Belki de daha ileri bir şeye,  masalsı kusursuz bir güzelliğe; cennet özlemine karşılık geliyordur. Ki bütün cennet tasvirlerinde su, güzelliği tamamlayan bir unsur olarak verilir. “Altlarından ırmaklar akan saraylar,  köşkler, yeşil gölgelikler” ve sultanın sarayının altından geçen nehir-deniz…

“Su Büyüdür” der, Mircea Eliade,  “Su büyüdür.”

Eteklerini saran denizin aşkın bir güçle taşıp, içinden geçmesi dehşete düşürse de önce İstanbul’u büyülemiş olmalı. 

Ve daha evvel Bosphorus geçidini kullanan, kolaylıkla geçtikleri ırmağın yerinde bir deniz bulan o vaktin insanlarını. Ve gelecek vakitlerde  yolu ona çıkan, onu mekân edinen bizleri.

***

Ayşe KARA - İstanbul Yazıları
Kaynak: Hece Dergisi 

 

109
0
0
Yorum Yaz