16 01 2011

Köhne Mihmanhâne

Dâr-ı dünya, ey birader, köhne mihmanhânedir. Dil veren vîrâneye, uslu değil divânedir. Bir mukîm kimse bulunmaz hâne-i eflâkde, Cümle halk ehl-i sefer, âlem misafirhânedir. Ahmed Celaleddin Dede     Devamı

10 01 2011

Beyhude

Göç vaktinin yaklaşıp, hayat adlı kısa yolculuğun bir başka aziz yolculuk bahanesiyle kesileceği noktaya sürüklenirken zaman, hicranın hicretlerle şifa bulduğunu salık veren gönüllere, o demler inanamadığım için kızgınım öylesine... Beyhude... Güçer Kafa     Devamı

03 01 2011

Esrar İle Gâlib

Esrar İle Gâlib |  görsel 1

Bir Molla Celâl var bir de Tebrizli Şems bilinen en güzel dostluk hikâyesi olarak… Beş asır sonra Esrar ile Gâlib doğar  sevda burcundan, aynı pınardan ama dolunay olamadan, hilal iken bitecektir bu hikaye… İkisinin de asıl ismi Mehmet. Esrar ve Gâlib seçtikleri mahlaslar, şairdirler kendileri... Gâlib Yenikapı Mevlevihanesi'nin kıymetli zatlarından olan babasının ışığında yetişir, mum dibini aydınlatır yani, söylenenin hilafına. Evde ilim için önünde, tekkede edeple arkasında, yanında hep. Bir evin bir oğlu, tek çocuk. Nazlı, kıymetli, şık, sadece beyazdır kıyafetleri, hep beyaz… Ve güzel mi güzel, nurlu mu nurlu bir yüzü vardır. Öyle ki bir yerden geçtiği zaman nuru ve kokusu kalır ardında. Mum gibi, lamba gibi ona bakıp başka yöne bakıldığında aksi kalır, o görülür yine… Lâkâbı vardır halk arasında:"Zamanın Yusuf'u", "İkinci Yusuf"... On yedi yaşında bir divan tertib edecek kadar şiiri olur. Bu yaşta divan sahibi olmak o devrin şartlarında çok yüksek bir zekayı, ilmi ve fikri seviyeyi gerektirir. Zamanın büyüklerinden birinin kendisine verdiği Es'ad mahlasını herkeste bulunduğu için değiştirir. "Son beytinde Es'ad ismi geçen iyi şiir için şiire yazık, kötü şiir için bana yazık.." diyerek... Seçtiği Gâlib mahlası, divanından sonra ikinci şaşırtıcı olay olur onunla ilgili. Oldukça iddialı bir isim çünkü. O yaşta bir tıfıl için fazla iddialı... Ama Gâlib'in esas vurgunu, yirmi beş yaşındayken üç ayda yazıp tamamladığı bir mesnevi ile olur. "Artık böyle bir mesnevi yazılamaz!" denince Nabi'nin Hayrabad'ı hakkında, "Allah, Kur'an ile güzel söz söyleyenlere meydan o... Devamı

02 01 2011

Garip Hicaz

Bu hoş seda bir buselik aşiran Yaralı bu gönlü avutmaktadır Hüzzamla dolaşan o ney sesinde Eski bir sevgiyi aratmaktadır M. Sayın   Devamı

07 12 2010

Bu Şehrin Karanlığında

Kahrolası sonbaharlar Döker yaprakları dallarından Gel ey canânım gel eyleme Bırakma beni bir başıma Bu şehrin karanlığında Güneşin yokluğunda... Yine çöktü hüzün bana Biliyorum pek karamsarım Tek tutanağım o mavi gökyüzü O da artık terketti beni Bu şehrin karanlığında Güneşin yokluğunda... Müzik: Mc Sultan   Devamı

01 12 2010

Şehir Ve Düşler-I

Görsel: Ayşe KARA Bir zamanlar Boğaziçi şimdi olduğu gibi gemiler geçen bir deniz değil,  bir nehir yatağı, yalnızca bir geçitti.  Değişen iklimler,  eriyen buzullar;  okyanusta yükselen su seviyesi ile Akdeniz ve Marmara’da yükselen su , -belki bir deprem çöküntüsü ile belki kendine bulduğu bir kanaldan -  Boğazın girişini tutan kara yükseltisini yarıp,  büyük bir basınç, muhteşem bir güçle önüne kattığı her şeyi sürükleyip o zamanlar bir tatlı su gölü olan -New Euxine gölü-Karadeniz’e aktı.  Ve Boğaziçi’den akan nehri de (Bosphorus River)  okyanuslara çıkan bir suyolu; deniz yaptı. Bu teoriyi ortaya koyanlara göre, Niagara şelalesinden yirmi kat daha büyük su kütlesi tam üç yüz gün boyunca boğaza aktı. Ve bu muhteşem akışın çıkardığı ses, yüz yirmi kilometre ötelere kadar ulaştı.  Boğaziçi ırmağının denize dönüşmesini bir başka sebebe;  bir tufana bağlayanlara göre ise tam tersine bir akış oldu bu.   Yedi bin yıl evvel meydana gelen büyük bir tufanda –ki Nuh tufanı olduğu düşüncesi bu- New Euxine gölü taştı,  boğaz üzerinden Marmara’ya aktı. İstanbul’un büyüsünü sevenler, ruhunu hissedenler için ne harikulade bir hikâye!              İlginçtir, Fatih devri tarih yazıcılarından Tursun Bey de kendi zamanından şu sözlerle katılıyor bu görüşe ;  “Hakkın kudretiyle Karadeniz’in dalgalarından, bir dağ ortasından yarılıp bir cedvel olmuştur ki (…) Nil’den uzun, Tuna’dan geniş Nehr-i aziz şeklinde ak... Devamı

27 11 2010

Kalbim; Ölü Mevsimler Gibisin...

Kalbim! Ölü mevsimler gibisin Bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi Ama bitti mevsim, Bir başka yolcu yok sana Fark etmez gibisin... Birhan Keskin   Devamı

25 11 2010

Ey Büt-i Nev Edâ

Ey büt-i nev edâ olmuşum müptelâ Âşıkım ben sana, iltifât et bana İltifât et bana, âşıkım ben sana Gördüğümden beri olmuşum serseri Bendenem ey peri, iltifât et bana İltifât et bana, âşıkım ben sana Hâsılı bunca dem, ben senin bendenem Gel ey goncafem, iltifât et bana İltifat et bana, âşıkım ben sana Güfte: Enderûni Vasıf BEY Beste: Dede EFENDİ Usûl: Semâi Makam: Hicâz   Devamı

12 11 2010

Aşk'ı Oyun Sandığımız Zamanlar

İçinde hüzünler biriktirdiğimiz sandıklar Aşk'ı oyun sandığımız zamanlarda kaldılar... Şafak...     Devamı

03 11 2010

Bir Başıma Kalışlarım

Ben seninle deniz olurum... Tuz kokar bakışlarım... Ben seninle dalga olurum... Kavuşmak derdiyle yorgundur çırpınışlarım... Ben seninle balık olurum... Sana varmak iddiasındadır derinlere dalışlarım... Ben seninle ben olurum... Beni bana yâr edersin... Âh bir de son bulsa şu bir başıma kalışlarım! Güçer Kafa   ... Devamı

29 10 2010

Bülbülüm Altın Kafeste

Bülbülüm altın kafeste Öter aheste aheste Ötme bülbül yârim hasta Ah neyleyim şu gönlüme Hasret kaldım sevdiğime Ben sana dayanamam yârim ben sana aldanamam Ben sana aldanamam yârim ben sana dayanamam Bülbülleri hâr ağlatır Âşıkları yâr ağlatır Ben feleğe neylemişim Beni her bahar ağlatır Ben sana dayanamam yârim ben sana aldanamam Ben sana aldanamam yârim ben sana dayanamam Solist : Melihat GÜLSES   Devamı

21 10 2010

Sakla O Masum Yüreğini

  Yum usulca gözlerini Uzat üşümüş ellerini Sakla o masum yüreğini Zaman gibi sessiz uyu Bu dünya dipsiz bir kuyu... Pamuktan kalbin solmadan Hayat yüzüne vurmadan Uyu yavrum uyu Bu dünya dipsiz bir kuyu... Uyu melek yüzlüm uyu Bu dünya dipsiz bir kuyu...   Devamı

20 09 2010

Eylül

… Niyeti günler öncesinden edilmiş bir iç döküştür …   Şermsâr etme sevgili ! Kapındayım bir Eylül ikindisi… Bir bedahterin hicran mevsimi satırlara düşen… Eylül Hazan… Eylül hüzzam… Eylül bir mahur beste hicranla ağlaşılan… Eylül yangın… Eylül hasret… Şermsâr etme sevgili ! Yemin ettim bu Eylül açmayacağım şemsiyemi… Açacağım hiç olmadığı kadar yağmuruna yüreğimi… Hazansız düşler düşmedi hiç rüyalarıma… Yağmursuz gülüşlerimin şahidi oldun mu hiç?... Adının geçmediği bir günüm oldu mu?... Sonuna “amin” düşürdüğüm yakarışlarımın başı sensiz oldu mu?... Bir hayal gibi bekledim o vakti ben… Hazansız hayaller kurmadım hiç bir bilsen… Vakti midir?... Aslında hep aynı vakitte yaşadım ömrü ben… Hüznün köşesinde sıkışmış bir nefeslik kapkara bir leyl… Bedeli Elem… Gözlerim siyaha inat sarıya meyyal… Sebebi Eylül… Tezyinatı sarı… Bu mevsimde revnâk asil sarı bir yaprak… Bu efsun… Bu füsun… Eylül’den midir? Eylül’den midir nakkaşların ağlayışı ve dahi neyzenlerin yanışı Eylül’den midir? Bu zarafet… Bu rahmet… Vakit hazana namzet… Eylül özlenmiş rayiha muhayyilemde… Eylül beklenen sevgili rüyâlarımda… Ayların şehriyârı, hazanın mihmandarı… Arzın sarıyla tezyin edilişinin adı… Şirazesi dağılmış eski bir kitabın yapraklarını uçuran rüzgâr… Arzın yaprakla visali... Yağmurla kavuşma anı… Şermsâr etme sevgili ! Yemin ederi... Devamı

04 08 2010

Hikâye-i Nakkaş-III

Hüsn-i Yusuf Efendi büyüyünce yeri dar gelmiş kendisine. Babasının yerlerde sürükletilip, boğazın sularında boğdurulduğu, annesinin kederden kahrolup öldüğü payitahtta kalmaya yüreği el vermemiş. O dönemlerde Bağdat, Basra, Şam hayli karışıkmış. Mezhepler, fikirler birbiriyle çatışma halindeymiş. Horasan erenlerine katılmayı düşünüp Hindistan’a yönelmiş ki, babasının: “O topraklardan çıkacak dinin yenileyicisi; Müceddid-i Elf-i Sani.” dediğini duyar işitirmiş. Hüsn-i Yusuf Efendi çeşitli duraklardan sonra Herat’ta karar kılmış. İlim meclislerine devam ediyor arta kalan zamanlarında da babası gibi medresenin bahçesinde çiçek yetiştiriyormuş. Tâ ki o bahara dek. Nasılsa o hilebaz, o lâle-i beyaz onu devletlilerle yakın düşürüne dek. Hüsn-i Yusuf Efendi bir lâle yetiştirir. Bu, süt beyazı bir lâledir ve üzerinde bir ebru çalışması gibi bir desen vardır; bir isim yazılıdır. Akik hareli bir yazı: “Sultan Hüseyin Baykara.” Ah kader… Elinde lâle-i beyaz, aklında da aka yazılmış kara: “Devletlilerden uzak durasın!” Yüreği geri geri giderken ayakları çekip götürmüş onu Cihânârâ Sarayı’na. Hükümdar bu lâleye karşılık sarayındaki en güzel cariyeyi Hüsn-i Yusuf Efendiye hediye etmiş. Daha o sabah lâleyle aynı zamanda: “Bu güzel, Herat’ın altın ağaçlı, gümüş meyveli bahçelerinde salınsa yakışır.” Diye sunulmuş sultana. Öyle bir güzelmiş ki… Ay yüzünde yay kaşları rastıkları çatlatır, saçları güneşi kıskandırırmış. Yanağının gamzesine göz düşüren, dipsiz bir kuyuya; gayya kuyus... Devamı

05 06 2010

Hikâye-i Nakkaş-II

Onca hikâyenin yaşandığı bu şehirde, elbet nakkaşın da bir hikâyesi vardı. Hüsn-i Yusuf’tu adı. Bu ad ona dedelerinden kalma bir addı. Söylene dinlene biraz masala dönüşmüş bir hikâyesi vardı. Ne kadarı gerçek, ne kadarı masal, ne kadarı doğru, ne kadarı eğri… Masalımsı olsa da, gökten üç elma düşmezdi. Bir babayla oğlunun boynuna göklerden bir ilmek uzardı bu hikâyede. Hikâyenin en can alıcı noktasını kılıçtan ziyade, keskin bir söz teşkil ederdi. “Devletlilerden uzak durasın!” Asırlar boyu bu söz tutulmuş, bu hikâyede devletten uzak durulmuştu. Ne paşalığa heves etmişlerdi, ne beyliğe. Ne elde tüfenk, ne belde kılıç… Geçimleri göz nuru alın teri… Babadan oğla geçen bir güzellik, bir gül sevdası… Nakış nakış dünyayı güle döndürmek hevesi. Nakkaşın hikâyesinin başlangıcı, tâ asırlar öncesi dedesi Lâle-i Nûman Efendinin hikâyesiyle başlardı. Lâle-i Nûman Efendi sağ kaşının üst yanında, tıpkı gelinciğe benzer kırmızı bir leke olduğundan ebe annenin “Lâle-i Nûman! Lâle-i Nûman!” -gelincik- diyerek bebeği eline almasından dolayı bu adı almıştı. Alnına dökülen sümbül perçemleri sallandıkça gelinciği görünür, niçin ona “Lâle-i Nûman” denildiği herkesçe bilinirmiş. Arkadaşlarının arasında “Bakir Nûman”  diye de anılan Lâle-i Numan Efendi, kendine yol olarak sûfiliği seçmiş ve, “Olur a vazifelerimi yapamam, kul hakkına girerim!” deyip hiç evlenmemiş. Payitahtta, Kocamustafapaşa’da şeyhinin sohbetinde bulunur, tekkenin bahçesinde lâlel... Devamı