04 06 2008

Hüsn ve Aşk Bâbı-VI

 

 

Dün akşam nur yağdı dergâha.

Selim şiirlerimi tertip ettirmiş, bana getirdi.

“Sultanım! Hattı, tezhibi, cildi… Bahasız bir şey olmuş bu!” dedim.

“Galip Dede bahasız olan senin şiirlerin.” dedi.

“Başka bir şey daha var ki seni daha fazla memnun edeceğini sanıyorum.” dedi…

“Sultanefendiler de merasimde bulunmak istiyorlar, hünkâr mahfiline geçelim.”

Hünkâr mahfiline çıktık beraber. Beyhan –ah öyle bir sultan ki- yine onu ilk gördüğüm günkü gibi. Hiç değişmedi. Gözlerindeki kırıklıktan başka.

Sultan bana Cevrî hattıyla yazılmış bir nüsha mesnevi ile beraber bir ferman verdi.

Lütfedip mesnevihanlıkların inhasını bana vermiş. Öpüp başıma koydum. Ferman sultanımındır… Benden divanımdan şiirler okumamı istediler.

“Lûtfedin!” dedi Beyhan.

 

Derdi  aşkın ben senin bîhûde izhar eylemem

Lâf edüp âh-ı enini kendime kâr eylemem

Hâsılı âlem bilir bu sırrı inkâr eylemem

Gizlesem de aşikâr etsem de cânımsın benim

 

Ey gül-i bâğ-ı vefâ mâlumun olsun bu senin

Hâr-ı cevr ile sakın terk eylemem pirâmenin

Ölme var ayrılma yokdur öyle tutdum dâmenin

Gizlesem de aşikâr etsem de cânımsın benim

 

Gâh-ı ikrâr eyleyüp gâh-ı dönüp inkârdan

Aksini seyreylerim âyînede dîvârdan

Gerçi bu sûretle pinhân eylerim ağyârdan

Gizlesem de aşikâr etsem de cânımsın benim…

 

Beste kıldım sâz-ı efkâr o zülf-i sünbüle

Oldu Gâlip perde-i âhım muhayyer sünbüle

Her çi bâd-â-bâd bağlandım hevâ-yı kâküle

Gizlesem de aşikâr etsem de cânımsın benim

 

Korkarım ki Selim de sezdi. Hoş o şiirlerden sonra, değil Sultan Selim, sağır sultan olsa sezer anlardı. Ah Selim, kapısına eğrilik yakışmayacak Sultan.

“Bu şiir divanda var mıydı?” dedi.

“Olacak!” dedim.

Sultanlar “Muhteşem muhteşem!” dediler.

Allah’ım acı bana, ah günahımın bedelini ödüyorum. Gözlerimi kaldırıp yüzüne bakışımın cezasını ödüyorum. Güya gözlerimi kaçırdım da gözlerimi kapatarak konuştum onunla. Sesi kulağımdan kalbime daha bir yakıcı aktı bu kez… Ah aşktan ah!.

Kandiller, kandillikler, kokulu yağlar, buhurlar, sabunlar, ipek gibi işlenmiş postlar, seccadeler. Fakat hiçbiri Beyhan’ın gelmesi kadar beni sevindirmedi.

Bazen düşünüyorum da, birimizden birimiz ölse mezarına gidip ağlayamayız bile.

Gâlib’in susanlara katılmasından bir zaman sonra Beyhan, bir nedimesiyle Gâlib’in herhangi bir muhibbesi gibi Galata Mevlevîhanesi’ne geldi.

Gözleri her zaman kendilerini dergâhın kapısında karşılayan Gâlib’i aradı. En son iki yıl evvel kapıda, Gâlib, saklamaya çalıştığı sevinçli bir telaşla kendisini karşılamış, zarif bir Mevlevî selamıyla, siyah kısa sakalı göğsüne değecek kadar başını eğerek kendisini selamlamıştı. Beyhan, Gâlib’in çok sevdiği hususiyetlerinden, uçuşan zarif giysilerini, değme geç duruşlu külahını, göz ucuyla seyrederken, nasıl olup da yan giydiği sikkesini eğilip doğrulurken düşürmediğini hayranlıkla bir kez daha düşünmüştü.

Gâlib’in hanımı, Gâlib vefat ettikten bir süre sonra, Beyhan’a bir defter göndermiş, “Sultanımın bana en büyük ihsan-ı şâhânesi Gâlib Dede’ydi… Bu defter gibi o da size aitti” diye kapağına yazmıştı.

Beyhan Gâlib’in kabrinin başucuna oturdu:

“Gâlib seni ne zaman var kılmaya kalkıştıysam yok oldun.

Konuşmanı istediğimde sustun, sır oldun… Belki de hiç yoktun. Hiç olmadın. Sen o şiirleri ‘Beyhan’ diye isimlendirdiğin muhayyel bir sultana; hüsne ve aşka yazdın da ben kendime sandım…”

Ayşe KARA_Refia Sultan

 

 

287
0
0
Yorum Yaz