11 05 2008

Hüsn ve Aşk Bâbı-V

 

Beyhan biz seninle bezm-i ezelde zamansız zamanlarda henüz onun nurundan saçılmış zerreler iken tanıştık.

İlliyyînde iki ışık topu gibi yan yana düştük, yan yana durduk seninle. Sen erguvâni bir nur, eflatun bir kuştun Beyhan. Ben de eflatuna vurgun yeşil bir kuş.

Şimdi senden ayrı, içimdeki bu yarım kalmışlık duygusuyla parça parçayım.

Yalnızlıktan elemden, kederden Rabbime sığınıyorum.

Çoğu geceler sandalımda sarayının eteklerine sokuluyorum… Senin yüzüne değen rüzgâr bana da değsin diye.

Ah Selim, ah koca hünkâr. Halim, selim padişah. Kapısına eğrilik yakışmayacak sultan.

Ben sana söz getirecek bir fiilde bulunur muyum?

Bir tehlike sezsem, uzak durur kalbinin kapılarını kilitli tutardım mutlak.

Sanki kırda uyurken ağzımdan içeri küçük bir yaratık girmiş içimde büyümüş… Büyümüş… Onu içinde bilmek korkunç oluyor.

Bazen de durumun vahametini düşünmediğim zaman ılık ılık bir mutluluk yayılıyor içime. Can içre bir canın oluşu gibi bir şey, güneş gibi içine dolan bir şey.

Esrar Dede’ye anlatsam?

Ne yâre anlatılır ne ağyâre…

Yine çok hastayım. Fazlaca hasta. Yalnızlık bile bıraktı beni. Yokluğa hiçliğe attı.

Dün akşam bayağı iyiydim. Biraz iyileşmiştim âyinde.

Gece yine iyi geçmedi. Belki uyanmadan uyusam… Uyusam… İşte o zaman belki dimağım dinlenirdi. Ama geç uyuyabiliyor, erkence uyanıyorum. Paramparça, bölük pörçük oluyorum.

Ne divanı tertip edebiliyorum…

Ne bu yalnızlığımı paylaşabileceğim dostlarım var.

Ne de sen Beyhan.

Beynim iltihaplı bir diş kökü sanki.

Bugünlerde vurularak ölmenin bir ihtişamı olduğunu hissediyorum.

Selim ile humbarahâneye gittiğimde, kaza ile göğsüme bir humbara gelsin.

Yangınlarla infilak etsin kalbim.

Ah güzel ateş… Ateşteki haz… Yangın hazzı…

Demek şehitlerin hissettiği bu!

Dağıtma beni Allah’ım. Topla beni.

Şimdi de vurularak ölmek, şehit olmak hevesi.

Belki de göğsümü dağlattırma hevesidir bu.

Bak sana yazarken senden uzaklaştım işte.

Bana yazdım yine. Ben sen, sen ben mi?

Yoksa sen sen dediğim de ben mi?

Yüreğimde kocaman bir oyuk var…

Bugün uykudan kalbimin pırpırlarıyla uyandım.

Hatırlayamadım acaba Beyhan’ımı gördüm rüyamda?..

Oysa ateşin üstüne toprak atmaya niyetlenmiştim.

Tamam. Ateş korudu kendini. Bitiyorum, sönüyorum diye korktu ve alevlendi.

Önceleri içime cehennemden alev alev bir taş düşmüş gibiydi.

Ağırlığında eziliyor, ağırlığını, taşınmazlığını hissediyorum. Oysa şimdi?

Olanca ağırlığıyla yer yapan o taşı içimden aldılar. Kocaman oyuk var şimdi içimde. Demek o taş kaynamıştı içime.

Kim ne derse desin -kim ne bilip ne diyecek ki- içimdeki gelgitler bitti, durdu…

Hayır yok, yok durmadı, bitmedi diyen özlemler.

Sanki bir ses o muhteşem, o zengin duygunun, o ihtişamın beni terk ettiğini söylüyor.

Bu seferki acı başka bitişe; sona bir ağıt gibi.

Ah “Öyle bir sultan ki” Amma bana ettiği cefaya ne demeli?

Sen kalk alla pulla da, bezenmiş cennet gibi incilerle yakutlarla donat da, en nadide cariyeni bana gelin gönder.

İncitti beni. Bilemez miydi ki bu ağlatır beni.

Her yaklaşmasından, sokulmasından sonra “Niçin o değil?” diye ağlatır.

Demek bitti, demek aşk bizi terk ediyor.

Peki nasıl bitti bu büyük zenginlik, bu ihtişam… Hayatı her hücrede, her zerrede hissediş…

Ah kalbim, sarılıp sarmalanmaya niçin bu kadar ihtiyacın var?

Niçin yetmiyor bedenimin seni sarması?

Söyle ey kalbim, niçin Yusuf’un kokusunun peşindesin? Ey Yakup kalbim, söyle Yusuf’un gömleğini nereden bulayım. Hep ah diyorsun, ah akıyor damarlarında yorgun ve bezgin… Gücün yok, aşkın gücü yok ki içinde, onun için böyle yorgun böyle kesik kesik akıyorsun.

Söyle ey vücut ülkemin payitahtı. Söyle ey kalbim, nasıl etsem de gönlümün arşını kürsisine padişahtan başkasını oturtmasam, ayak bastırmasam o secdegâha, söyle bana!

Ah beden sarayımın hazine odası, arz odası. Ah sultanı olduğum, ah bekçisi olduğum, seni nasıl beklemeli?..  Nasıl korumalı seni?...

Ayşe KARA-Refia Sultan

 

 

59
0
0
Yorum Yaz