04 05 2008

Hüsn ve Aşk Bâbı-IV


Gâlib,

Senden niçin kaçtığımı, seninle perde arkasından bile neden konuşmadığımı merak ediyor, “Bir selam yok mu?” diyorsun.

Kazara sana, seni özledim demekten korkuyorum. Gel desem, yedi çifte kayık çıkarsam, tezkire yollasam, sesini duymak istiyorum desem? Perdelerin arkasından da olsun sesini duysam!!!

Bu kapıya yakışmaz ki Gâlib. Bu kapı yüksek kapı. Bu kapı büyük kapı.

Aşk ancak asaletin önünde boyun eğiyor… Asaletin önünde eğiliyor Gâlib.

Ben seni değil, sende olan aşkı sevdim Gâlib. Sen de bendeki hüsnü…

Keşke o meclise hiç girmeseydim. Kayığım Boğaziçi’nde batıp gitseydi o sonbahar.

Yaprakların sularda akıp gittiği gibi.

Seni yakmak ister miydim sanıyorsun?

Ateş denizine düştük. Şimdi anlıyorum seni. Şimdi anlıyorum korkularını.

Cadılar devleri… Gayya kuyularını…

Bazı günler acıdan ölmek istiyorum. Serv-i simine doğru yürüsem… Yürüsem yok olup gitsem… Yahut, Çerağan sulara gömülseydi öylece.

Hangi kadın Şeyh Gâlib’in yandığı kadın olmak istemezdi ki…

Ah kalbim, Melling’in labirent bahçelerine döndü.

Damarlarımdan âh akıyor Gâlib.

Bazen içimde yakıcı bir özlemle uyanıyorum. Bir ateş. Neden, nasıl, nereden geldiğini anlayamadığım bir yangın. Ateş-i aşk bu mu Gâlib?

Buna mı derler aşk ateşi? Sahi sen daha evvel düşmüş müydün ateş denizine?

Şeyh de olsan, sultan da olsan, insan insan işte!

“Öyle bir sultan ki!” diyorsun ya, senin için kendime bakıyorum endam aynalarında.

Kendime bakıyorum sen diye. Elimi tutuyorum elin, diye.

Gâlib aşkı bilmeden ölsem yazık olurdu, amma ki tanıdığım da çok kötü oldu.

Ayşe KARA-Refia Sultan

 

 

38
0
0
Yorum Yaz