18 07 2008

Hikâye-i Nakkaş


Şan şeref sahibi, devlet görmüş bir efendi yeni yaptırdığı köşkünü güllerle tezyin ettirmek istemiş. “Fakat farklı bir şey olsun, başka evlere, saraylara benzemesin… Nasıl anlatsam, ebru gibi efsunlu suya yazılmış gibi uçuşsun duvarlarda, tavanlarda desenler, renkler, güller…” demiş.

Tanıdığı bir ebruzen:

“Tamam, aradığın gibi bir nakkaş biliyorum ben. Kaleminden güller dökülür, fırçasından füsun yayılır,” demiş. “Galata Mevlevihanesinin tezyinatını yaparken gördüm. Fevkalâde paşam, fevkalâde! Tam sizin aradığınız kişi.”

Nakkaşın bu mevzudaki seçilmişlik hoşuna gitmiş tabii. Fakat, ya yüzyıllardır ailesinde söylenegelen o söz!

Nakkaş bu işi annesine açınca kadın o vasiyeti, “Devletlilerden uzak durasın!” sözünü diline almaya, bu hikâyeyi tekrar etmeye çekindi. Sözü dillendirmekten, sözün yeniden vücut bulmasından korktu.

“Sen bilirsin evladım.” dedi.  Nakkaş: “Hem bedestenden birkaç parça mücevher alırız müstakbel gelinine.” Dedi. Okudu üfledi, annesi nakkaşı, kuleüzülerle nefesleyip yazgısına yolladı.

Nakkaşın yüzünü, çizdiği nakışlardan daha güzel buldu devletli paşanın hanımı.

“Yukarı tavanda, dökülmüş nakışlar var.” dedi.

Nakkaş, elinde kalemleri, boyaları yukarı çıktığında, aniden kapının kapandığını, kadının kapıyı ardından kilitleyip, anahtarı alıp bir kenara fırlattığını gördü.

Kadın üzerindeki güllü diba şalı düşürürken:

“Senin yüzünün nakışı dada güzelmiş.” dedi.

Nakkaş, önce çılgın bir kâbus görüp görmediğini düşündü. Sonra…

Güzelliğe, sanata âşina bakir gözleri müthiş bir güzellik, müthiş bir sanat temaşa etti.

Karıştı… Şaşırdı.

Bir an, semadaymış gibi ayağının yerden kesildiğini… Rüzgâra tutulmuş bir kuş tüyü gibi seyyal dönüşlere, göklere uzandığını sandı, Nakkaş.

Gözlerini kapadı hemen… Bu kez başı yana değil öne düştü. İçinde kanat açmış, onu dönüşlerle göklere yükselten kuş “pat” diye vurulmuştu da, can havliyle hâlâ uçmaya devam ediyor, düşerken yine de boşluğa tutunmaya çalışıyordu.

Kadın kızıl saçlarını dere kenarındaki yosunlar gibi akıtarak, zümrüt yeşili gözleriyle, nakkaşın gözlerinin ta derinlerine bakıp:

“Haydi gelsene!” dedi.

Yeşil ve kızıl. Nakkaşın aşina olduğu renkler… Kadının gözlerinin buğulu yeşili, gül yapraklarının koyuluğunda, saçının kızıllığı, gül kızılının yakıcılığındaydı.

Başını arkaya attı kadın. Kat kat perçemleri dalgalandı…

Ateş dalgaları sardı odayı… Nakkaşı… İstanbul’u…

Bir gül vurgunu yemişti nakkaş.

Ateş rengi kırmızı gülleriyle Mayıs mı gelmişti?

Sahi aylardan hangisiydi, ya günlerden neydi?

Pazartesi mi, Salı mı? Cumartesi miydi yoksa?

Vakit ne vakitti, ikindi mi kuşluk mu?

Yoksa zaman dürülmüştü de İstanbul’u; Boğaziçi’ni kızıla boyayan lâle bahçelerine mi düşmüştü nakkaş?

Belki de şimdi bin Osmanlı altınına bir lâl lâle satın alıyordu Nevşehirli İbrahim Paşa.

Belki de Bursa’da, erguvan bayramındaydı.

Nar şerbeti mi içmişti bu kadın az önce?

Yoksa kızılcık şurubu mu?

Kızıllık kızıllık…

Gurup gibi, şafak gibi.

Odanın tavanlarını süsleyen gül nakışları kırmızı.

Cama tırmanan sarmaşık güller kırmızı… Kıpkırmızı.

Cama tırmanan güller… Yüzlerini cama yapıştırmış odayı gözetliyor gibiydiler!

Şimdi her şey odadaki bütün eşya; konsol, üzerindeki kokular, incili tarak, rastık, allık, pudra, karyolanın başucunda asılı goblendeki resimler gözleriyle onu izliyordu.

Aynadaki kendi bakışları bile!

Şeyh Efendi geçti sanki hayal meyal sislerin ardından.

Tekkeye âyini izlemeye gelen kadınların, kafes ardından onu hayranlıkla izlediklerini bilir hissederdi.

Lâkin bir kere olsun başını yukarıya kaldırmamış, o tarafa bakmamıştı.

İçinden bakmak geldiğinde aklına, hemen sağ ayağıyla sol başparmağına basar, Ateşbâz-ı Veli’nin tutuşan sol parmağını sağ ayağıyla söndürmesini taklit ederdi.

Sağ ayağıyla sol ayağına bastı gayri ihtiyari. Ateşbâz-ı Veli gibi.

Karanfillerle, lâlelerle, çıtır çıtır minelerle, güllerle güzelleştirip süsleyip zînetlendirdiği, güzel esmâsını yazarken, adını anarken aşka geldiği güzeller güzeli sanatkârı hatırladı…

Sanki kendi Yusuf’tu da -çaresiz güzel köle- kadın da çılgın Züleyha!

Cehenneme yol düşüren bir cennete çağırıyordu onu.

Annesi, genç annesi… Tüllenmiş saklı cennet.

Yaşmağının aralığı o saklı cennetten haber verir, o cenneti yabacılar değil yakınları bilirlerdi.

Dar zamanda akıl daralır derler, ne kadar doğruydu, aklına hiçbir çare gelmiyordu.

Kalemleriyle beraber kabaran boyaları kazımak için elinde tuttuğu sert zımpara geldi aklına.

Sol gözünün altından başlayıp, çenesinin sağ tarafında biten derin bir çentik attı nakışlı yüzüne nakkaş.

Kadının çığlığı doldurduğu odayı.

Nakkaşın yırtılan yüzünden fışkıran kanlarla kadın adeta kendini kaybetmişti.

Yerinden çekip aldığı perdenin sopasıyla nakkaşın başına sırtına vuruyor, konsolun üstünde duran al aynalarını, fildişi tarakları, sürmedanlık, allık, pudra, enfiye kutularını, sigara tabaklarını, koku şişelerini nakkaşın başına atıyordu.

Neden sonra seslere koşup gelen dadı, belinde asılı ikinci bir anahtarla dışarıdan kapıyı açtı. Nakkaş açılan kapıdan kendini mabeyne, oradan da dışarı attı.

Genç nakkaş, alnı yüzü kanlar içinde konağın dış kapısından hızla çıkarken, kahyâ efendi ardından gülerek:

“Nakkaş İznik kırmızısını üzerine devirmiş. Renge bak be… Damardan boşalan kan mübarek!” diye kendi kendine söylendi.

Kedili kadın:

“Öyle bir günden sonra, o gün bu gün kedileri doyurur af dilerim Ulu Mevlâ’dan.” diye hikâyesini tamamladı.

  Maria türbenin bahçesinde gezerken gözleri Kedili Kadın’ı aradı. “Kim bilir Kedili Kadın nerelerdedir?”

Ya nakkaş?

Herkesin bir hikâyesi olduğu bu yerde nakkaşın bir hikâyesi yok muydu? 

 Ayşe KARA_Refia Sultan

                                                                                  
   

112
0
0
Yorum Yaz