05 06 2010

Hikâye-i Nakkaş-II

Onca hikâyenin yaşandığı bu şehirde, elbet nakkaşın da bir hikâyesi vardı.

Hüsn-i Yusuf’tu adı.

Bu ad ona dedelerinden kalma bir addı. Söylene dinlene biraz masala dönüşmüş bir hikâyesi vardı.

Ne kadarı gerçek, ne kadarı masal, ne kadarı doğru, ne kadarı eğri…

Masalımsı olsa da, gökten üç elma düşmezdi. Bir babayla oğlunun boynuna göklerden bir ilmek uzardı bu hikâyede.

Hikâyenin en can alıcı noktasını kılıçtan ziyade, keskin bir söz teşkil ederdi.

“Devletlilerden uzak durasın!”

Asırlar boyu bu söz tutulmuş, bu hikâyede devletten uzak durulmuştu.

Ne paşalığa heves etmişlerdi, ne beyliğe.

Ne elde tüfenk, ne belde kılıç…

Geçimleri göz nuru alın teri…

Babadan oğla geçen bir güzellik, bir gül sevdası…

Nakış nakış dünyayı güle döndürmek hevesi.

Nakkaşın hikâyesinin başlangıcı, tâ asırlar öncesi dedesi Lâle-i Nûman Efendinin hikâyesiyle başlardı.

Lâle-i Nûman Efendi sağ kaşının üst yanında, tıpkı gelinciğe benzer kırmızı bir leke olduğundan ebe annenin “Lâle-i Nûman! Lâle-i Nûman!” -gelincik- diyerek bebeği eline almasından dolayı bu adı almıştı.

Alnına dökülen sümbül perçemleri sallandıkça gelinciği görünür, niçin ona “Lâle-i Nûman” denildiği herkesçe bilinirmiş.

Arkadaşlarının arasında “Bakir Nûman”  diye de anılan Lâle-i Numan Efendi, kendine yol olarak sûfiliği seçmiş ve, “Olur a vazifelerimi yapamam, kul hakkına girerim!” deyip hiç evlenmemiş.

Payitahtta, Kocamustafapaşa’da şeyhinin sohbetinde bulunur, tekkenin bahçesinde lâleler, sümbüller yetiştirir, ulemadan, üdebadan, zariflerin muhabbetine nail olurmuş.

“Bizim yolumuzda ruhbanlık yoktur.” diyen şeyhinin kızıyla “Emir yüksek yerden.” Deyip, epey geçkince evlenmiş. Şeyh Efendinin vefatıyla da tekkenin postuna oturmuş.

Aynı yıl bir de oğlu olmuş Lâle-i Nûman Efendinin.

Belki çiçekleri çok sevdiğinden, belki evladını güzellikte Yusuf’a, ona duyduğu muhabbette kendini Yakub’a benzettiğinden, belki de böyle bir geleneği başlatmayı düşündüğünden bir çiçek adı olan ‘Hüsn-i Yusuf’ ismini vermiş oğluna.

Padişahın ona, tekkesine olan muhabbetini çekemeyen, şeyhülislamlık makamının ona verilmesinden çekinen şeyhülislam, sadrazama:

“Efendim bu adam arkadan kuyunuzu kazıyor. İyi yerlerden duyduğuma göre sizin için çuvala tıkıp Sarayburnu’ndan denize attırılacak adam, diyormuş!”

Bu sözlere inanan sadrazam, padişahın Edirne’de olmasından fırsatla adamlarına emretmiş: “Uygun bir yerde çuvala koyup denize atın!” demiş. “Ha, önce boğazına ip takıp sürükleyin. Baksın bakalım el mi yaman, bey mi yaman…” diye de eklemiş.

Sadrazamın adamları Lâle-i Numan Efendinin boynuna ip takıp:

“Sen ha! Sadrazam Efendimizi çuvala koydurup denize atmak ha…” diye suyun kenarına sürüklerken… Lâle-i Numan Efendi ağzını açacak olsa… Başlarındaki zorba:

“Koman susturun” diyormuş.

Boynuna takılan iple yerlerde sürüklenip, başından bedeninden sızan kanlarla tam bir gelincik olmuş çuvalın ağzı bağlanırken:

“Allah aşkı için durun evladıma bir sözüm, bir vasiyetim var.” diye inlemiş.

Allah için; fitne çıkardığı için şeyh efendiyi boğanlar, Allah için durmuşlar. Şeyh Efendi:

“Evladım devletlilerden uzak durasın!” demiş. Bismillah deyip bükmüş boynunu.

Bu işten hoşnut olmayan fakat ellerinden bir şey de gelmeyen sadrazamın adamlarından birkaçı da çaresiz çuvalın uçlarından tutup boğaza bırakmışlar.

Başlarındaki ağanın:

“Efendimiz emretti. Kimselerin ruhu dahi duymayacak ha ona göre! Bu vasiyeti filan unutun!” tembihine rağmen, içlerinden biri bu sözü kargacık burgacık bir yazıyla kaydetmiş bir kâğıda. Bir gece götürüp Şeyh Efendinin evinin kapısından içeri atmış.

Bakir Numan Efendinin genç karısı bu kederle pek yaşamamış vefat etmiş. Hüsn-i Yusuf’u da ihvan büyütmüş.

Ayşe KARA / Refia Sultan

 

 

112
0
0
Yorum Yaz