13 01 2008

Aşk-ı Leylek

 

Bir leylek çiftinin ibretâmiz ve hüzünlü bir aşk hikayesi vardı. Her okuyuşta, her dinleyişte, beni derinden yaralayan…
İlk okuduğumda, “aşkı” demiştim, “bu kadar etkileyici anlatan başka bir vâkıa olamaz.”
Bir ucunda ölüm, bir ucunda taptaze hayat…
Bir ucunda yeni bir aşk, bir ucunda katlanmak ya da kahırdan intihar…

Ne bulmuştum onda?
Bütün rükünleriyle hakiki bir aşk, sahici bir aşktı belki de bulduğum.
Peki, “Neden leylek, neden leyleklerin aşkı?
Ya da insanlar dururken neden bir hayvan?” diyebilirsiniz elbette.

Ama biraz sabrederseniz, sanırım bana hak vereceksiniz.
Hani Hâbil ile Kâbil’in cedelleşmesi var ya!
Hâbil, ekin tarlalarında kuru bir başak gibi, yerde cansız uzanıyor; Kâbil ise yaptığının pişmanlığıyla şaşkın, ne olduğunu anlayamadığı ölüm karşısında. Ve neden sonra Hüda’nın gönderdiği iki karga beliriyor da yol gösteriyor ya Kâbil’e…

Bizimki de, teşbihte kusur bulunmazsa biraz öyle bir şey işte…
İnsan ve insanlığın bittiği yerde devreye giren bir başka âlem… Bu, sırlar içinde sır barındıran derûnî âlem, bir dişi leylek suretinde aşkı yeniden ihya etmek için devrede bu sefer.

Aşk öylesine yorgun, öylesine tâkatsiz düşmüştü ki insanlık âleminde, adı sanı bile kalmamıştı neredeyse… Neyse ki, dişi leylek yetişti aşkın imdadına.

Aşkın özü, iç derinliği, ilâhî ciheti çoktan terk etmişti bedenini. Aşkın posası kalmış bu gün ellerde bütün tat ve renklerinden uzak, sığ. Gönüllerde diyemiyorum, çünkü insanlık âleminde gönül mü kaldı ki, aşkın girebileceği?..

İki cinsin arasında öldü aşk.
Katlettik dostlar aşkı, her şeyi katlettiğimiz gibi. Bedenlerinden gökyüzüne doğru sadece şehvet kokuları yükselen dişi ve erkeğin katı ve sert tenleri arasında ezildi aşk…
Sengi musallada, sessiz sakin kaldırılmayı ve gömülmeyi bekleyen bir müteveffâ.
Şimdi bir mevta, omuzlarda taşınan tabutun içinde aşk, aşk...



Leyleklere yönelmem, aşkı onlarda aramam işte bu yüzden. Elimde olmadan gittiğim bir yol bu. Yitiğimi kaybettiğim yerde değil de başka bir yerde aramak gibi bir şey benimkisi.
Nerede, ne zaman okuduğumu hatırlayamadığım bir hikayeden mülhemle yazıyorum bütün bunları.
Anonim bir hikaye mi yoksa bir yazara mı aitti, onu da unuttum işin doğrusu…

Dimağımda geride kalan sadece dişi leyleğin aşkı, ya da aşkından ölümü tercih edişi.
Erkek leyleğin aşka bakışını ya da yaşadıklarını çok fazla mühimsemiyorum. Benim kahramanım dişi leylek ve onun aşkı…
Mühim olan da bu değil mi zaten? Aşk değil mi ki âlemi, yaşanılır kılan?
Okuduğum hikayeyi uzun uzun anlatacak değilim burada. Sadece üzerine söz inşa ettiğim kaynağın vuzuha erişmesi için hatırlatma kâbilinden kısaca değineceğim.

***

 

“Kışı Afrika’da geçiren binlerce leylek, her yıl ilk baharla birlikte, Güney bölgelerimize gelir. Yine bir ilk bahar mevsimi. Leylekler, gökyüzünde yeni yeni görülmeye başlanmıştır.
Hatice Hanım’ın bahçesindeki İncir ağacının tepesinde bir leylek yuvası vardır. Uzun yıllardır aynı leylek çifti tarafından kullanılan... O leylek çifti, nerdeyse o köyün sembolü haline gelmiştir. Diğer leylekler birkaç gün içinde daha iç kısımlara göç ederken, Hatice Hanım’ın komşusu olan çift, bütün yazı orada geçirirdi.

İşte bu leylek çifti, birkaç gündür köyün semalarında görülmeye başlamış ve herkesi büyük bir sevince gark etmiştir.
Uzun yıllardır aynı yuvayı paylaşan çift, o yazı da birlikte zevk içinde geçirirler. Birbirlerini öyle çok severler ki, bunların aşkı dillere destan olmuştur. Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi… Köydeki gençler, sevgilerinin büyüklüğünü anlatırken “leyleklerin aşkı” gibi demeye bile başlamışlardır.

Sonbahar gelip çatmış, havalar günden güne soğumaya başlamış ve leylekler de ağır ağır göç hazırlıklarına koyulmuşlardır.
Hatice Hanım’ın bahçesindeki misafirler de bir yandan son günlerin keyfini çıkarıp bir yandan da göç hazırlıklarına devam etmektedirler.
İşte tam bu günlerde elim bir kaza olur. Dişi leylek ağır bir şekilde yaralanır. Sağ bacağı ile kanadının biri kırılmıştır. Bırakınız yuvasına kadar uçmayı, ayağa bile kalkamaz. Erkek leylek birkaç gün eşinin başucundan hiç ayrılmaz. Sabırla, ümitle bekler.

Bütün leylekler göç etmiştir artık. Sadece onlar kalmıştır köyde. Havalar iyice soğumuş, hatta geceleri dondurucu olmaya başlamıştır. Erkek leylek, göç edip etmeme konusunda kararsızdır. Bir yanda yıllardır birlikte olduğu eşi, diğer yanda kendi hayatı. Göç etmezse, o dondurucu soğuklarda hayatta kalma şansı yoktur.
Aradan iki hafta kadar bir süre geçmiş olmasına rağmen dişi leylekte en ufak bir iyileşme görülmez. Erkek leylek zor da olsa kararını vermiştir; göç edecektir. Gözyaşlarıyla son kez birbirlerine sarılırlar ve erkek leylek, geride yıllarca büyüttüğü aşkı bırakarak havalanır.

Dişi leylek, belli bir süre onu izler gökyüzünde. Ufukta kaybolduktan sonra büsbütün yıkılır ve bütün yaşama ümidini kaybeder. Ölümü beklemekten başka çaresi yoktur.
Ama bir tesadüf (tevafuk) her şeyi değiştirir. O gün Hatice Hanım bahçede dolaşırken dişi leyleğe rastlar. Onun halini görünce acır ve evine getirir. Yaralarını sarar. Bir kış ona bakar. Dişi leylek iyileşir ve zaman zaman gökyüzünde uçmaya bile başlar.

Tekrar, ilkbahar mevsimi gelip de havalar ısınmaya başlayınca dişi leylek, yuvasına çıkar, eşini beklemeye başlar. O eski güzel günlerin hayaliyle, sevinçle uçar köyün semalarında. Yuvasını temizler, onarır, eşine hazırlık yapar. Sanki hayat yeniden doğmuştur. Yüreği sevgi, sevinç doludur.

Bir sabah vakti ufukta iki leylek belirir. Biraz yaklaşınca birisinin erkek leylek olduğu anlaşılır. Yanındakinin kim olduğu daha sonra anlaşılacaktır. Yuvaya gelince şok olur erkek leylek. Bir baksa ki, eski eşi karşısında, sapasağlam. Ne diyeceğini bilemez. “ Ben senin ölmüş olduğunu düşünüyordum. Benim için büyük bir sürpriz oldu.” der.

Dişi leylek de şaşkındır. Çünkü eşinin yanında genç ve güzel bir dişi leylek daha vardır. Onun kim olduğunu tahmin eder , ama yine de sorar: “ o kim?” der.

Erkek leylek de “ Yeni eşim.” diye cevap verir.
Dişi leylek, “Bir yuvada iki aşk olmaz.” diyerek, önce gökyüzünün derinliklerine doğru yükselir, yükselir ve kendisini bulutların arasından boşluğa bırakır. Paramparça olur.

Arkasında sadece temiz bir aşk bırakır. Son sözü de “Aşk ölüm” olur.
Bize düşen de onun son sözünü şerhetmek oldu.


AŞK ÖLÜM

Ne diyorsun ahbap!
Aşk diye bir şey var mı?
Leyleğin aşkı, ömrüyle mi mahdut,
Ya da görme alanıyla mı?

Hem sahi, onlar için aşk nedir?
İnsiyakî bir maharet mi,
Yoksa ehli dünya gibi,
Şehevî bir muhabbet mi?

Aşk denilen şey,
Acep başa bela mı
Âşıkı sürüm sürüm süründüren?
Âşık, gülebilir mi mesela ağlamaktan?..

Leyleğin lak lakı,
Bir aşk girdabının
Hüzünle yükselen nağmesi....
Ya bizim aşkımız?
Bizimki derin bir hicran kuyusu
İpsiz, kovasız...
Bakan ne görür,
Giren ne bulur,
Bu anlaşılmaz girdaptan?
Serüven... başlı başına
Taştan labirentlar arasında.

Menzil mi?
Sonsuz... delikler arasında.
Ölüm galiba, gülümseyen
Derin aşk kuyusunun
Karanlık yûsufî sularından semaya yansıyan....

Akıl esir,
Tefekkür gemli koca zincirle
Ortası delik mermer taşa.
Duyular, duygulara mahkum.
İp kimin elinde meçhul bir muamma
“Dön babam dön” kıvrımlar arasında.

İnce bir ışık huzmesi.
O da ne?!
Bana doğru gelen tek gözlü bir dev.
Ve etrafım önceki âşıklarla çevrili.
Hepsi hicranla yoğrulmuş birer kil
Ağızlarında, kara sevdadan yanmış birer sarkık dil.
Çığlık çığlığa karışıyor.
Anlaşılan bir tek cümle var:
“Aşk ölüm; aşk ölüm”



Zaten leyleğin de ölümü,
vuslatı bulamayan bir aşk yüzündendi

Adem KEVEN

 

 

358
0
0
Yorum Yaz